Çılkur Nafaimzıl Feab* (Faruk Nafiz Çamlıbel)
Porselen tabakların üzerine yatırıp kılçıklarını bir kenara ayırmadan hopadak yuttuğumuz nice sözcük/ sözcük öbeğinden biri de -hiç kuşkusuz- “renkler ve zevkler tartışılmaz” yasası (!). Öyle kanıksanmış, öyle kök salmış ki konuşma diline, -korkarım- “benim!” diyen pehlivan el ense çekip atamaz minder dışına. İşin tuhafı, kimi ayrıkotları dışında bundan rahatsızlık duyan da yok. ‘Tartışma’ denince akla yalnızca sövüp sayma, kafa-kol kırma gelmese, renklerin ve zevklerin de değiş(tiril)ebilir şeyler olduğu rahatlıkla idrak edilecek.
Bu mümkün mü? Olsa idi, hedef seçilen muasır medeniyet seviyesine yakın bir konakta, eş-dost orta şekerli kahvelerimizi yudumlar, aynı ya da farklı odun sobalarının üzerinde kızartılmış kestanelerin kabuklarını ayıklardık.
Hiç değilse şunu kabul etmek gerekir, sanırım: Beğeni, türlü etmenler karşısında türlü savunma mekanizmaları geliştirmesine rağmen, kapıları yeniliğe açık, pencereleri gelişmeye müsait bir duygu, seçme ve ayırt edebilme yetisidir. Bu sebepledir ki yetiştiği ortam ve beslenme pratiği çok önemlidir.
Tam da bu noktada tek ayak üzerinde durup Necatigil hocanın sözlerini kulak kabartmanın zamanı: “Şiirde güzellik gerçi zamanla mukayyet değildir ama, muayyen bir çağın sesi zindeliğini kaybedip takatini tükettikten sonra, ille o makamdan söylemeye devam etmek yeni yetişenler için boşunadır. Tabiat dermanı kesileni, mukavemet edemeyeni kenara çeker, yerine yenisini kor; yahut gençle ihtiyarı karşı karşıya bırakır. Mücadeleyi seyreder. Bu sessiz mücadeleyi magazinlerin şiir sayfalarında heder edilen istidatların eski zevk döküntüleriyle asıl sanat ve fikir mecmualarındaki şiirler arasında görmemiz kabildir.”
Bunca sayıp dökme, gönderme, ortaöğretim müfredatından eksik olmayan, kimi şiirleri kimi sesi güzelceler tarafından seslendirilen, Yayla Kartalı adlı oyunu filme alınan, yirmi iki yıllık edebiyat öğretmeni, Anayurt adlı sanat-düşün dergisinin yöneticisi, eskilerin deyimi ile ‘Bâbıâli Yokuşu’nu tırmanan son yarışçı’sı, İstanbul milletvekili (1946-27 Mayıs 1960), şu günlerde doğumunun (Mayıs 1898) yüz birinci yılını kutlamadığımız Faruk Nafiz Çamlıbel için.
O Çamlıbel ki, Yahya Kemal tarafından şu ikilikle kut(l/s)anmıştır:
Bir lübbüdür cihanda elezz-i lezâizin
Her mısra-ı güzîdesi Faruk Nafizin.
Rauf Mutluay’a göre “Fecr-i Âti yanılgısından Millî Edebiyat Akımı doğrusuna geçmek fırsatını bulan”, “İttihat ve Terakki’nin Ziya Gökalp yönetimindeki Türkçülük çabasına kalemle katılırken, askerlik cephelerinden de, imparatorluk yıkılışından da uzak” kalan Çamlıbel, yazın tarihinde eleştirmenlerin daima belirli bir çekince koydukları şair, dahası oyun (Canavar, Akın, Özyurt, Kahraman, Yayla Kartalı) ve roman (Yıldız Yağmuru) yazarı olarak bilinir/ tanınır.
Ne ki biz diğer kapıdan girelim: Osmanlı’daki şair-devlet ilişkisine benzer bir ilişki,
Öyle dallandırıp budaklandırmaya gerek yok; ayda bir şiir yazılsa -söylense de olur- yılda 12 şiir eder; bu da Gökalp hesabı ile gençler için 12, Çamlıbel için 24 altın demektir (yavrusunu kim neylesin, gelsin konakların bizzat kendisi...). Biraz abartıp biraz da saptırarak söylersek Çamlıbel hececi olmakta/ kalmakta hars’tan arş’a kadar haklıdır.
O halde kadraja devam: Hakkında yazılan deneme, eleştiri, anı vb. metinler alt alta, yan yana konup değerlendirmeye tâbi tutulsa, karşımıza çıkan sonuç/ ortak kanı bir iki eksiğiyle şu(nlar) olacaktır:
· Yurt sevgisini lirik bir söyleyişle dile getiren şiirleriyle tanınır
· Şiirlerinde engin ve samimi heyecanlar vardır. Millî ve vatanî duygularını kudretli bir kalemle dile getirir
· Bazı hece şiirlerine, aruzla ünsiyetten doğan bir iç musiki yerleştirme, aruz şiirlerinde ise, üstat bildiği Yahya Kemal’in izinden gitmiştir
· Duyu ve düşünceyi bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün kazanmıştır
Şimdi yan oturup, çuvaldızın ucunu da tenime yakın tutarak, “Neredeyiz? Nereye gidiyoruz?”un yanıtını bulmak umudu ile kendi kendimle fikir jimnastiği -ne berbat bir yakıştırma!- yapmak ve şu paragrafı geliştirmek istiyorum: Kabul; ‘yaşam’ denilen sınır içinde şu ya da bu mevkilere gelmiş, şöyle ya da böyle iltifatlara tâbi olmuş olmak, hiç kimseye ölümsüzlük hakkı tanımaz. Ve yine kabul ki mutlak adalet, hukuk, eşitlik... gibi kavramların yazın eleştirilerinde yeri yurdu yoktur, olmamalıdır. Bunlar başka disiplinlerin kavramlarıdır daha çok, elbette.
Bu bağlamda, Dranas’ın Ankara Öğretmen Okulu’nda öğretmeni olan Çamlıbel’e ilişkin “Bir ünün son yüksekliklerinde yakışıklı endâmı, tavırları güzel, Mitolojinin Apollosu gibi silüetiyle bütün bir kenti dolduran genç kızların aşklariyle birlikte şiiri kendinde odaklaştıran acâip bir yarı Tanrısal kişi..” türlü betimlemesi/ yakıştırması, sırf borç ödeme, iltimas geçme, iltifat etme girişimi midir, dersiniz.
Peki, Yassıada öncesi Halit Ziya Uşaklıgil, “Faruk Nafiz’le Nâzım Hikmet için verilecek hükme, benden sâdır olabilecek hiçbir şey ilâve edemez. Onlar Türk şiirinde kudretlerini isbat etmiş ve sanat savaşında zafer bayrağını pek yüce bir tepeye dikmişlerdir.” derken samimi değil midir, yoksa.
Yassıada demişken, bunun Çamlıbel için bir dönemeç olduğunu belirtelim. Zindan Duvarları bu dönemin ürünüdür. Ancak asıl ilginç olan Yassıada vesilesi ile Edipler Birliği’nden atılmasıdır. Sabri Esat Siyavuşgil bu durumu
Doğan Nadi, Siyavuşgil’in “Onun galiba yalnız adı ‘Mebus’tu, kendisi değil” yaklaşımını
Nadi’nin kanırttığı yara -maalesef- hâlâ kanamaktadır. Meclis o günden bu güne nice sanatçıyı (!) ağırladı. Hepsine ceylan derisi koltuklara oturmak nasip olmadıysa da son kuruşuna kadar helâl emeklilik maaşı (!) almak nasip oldu.
Hazır söz politika üzerinde dönüyor iken, Çamlıbel’e ilişkin bir fıkrayı da satır arasına sıkıştıralım: Çamlıbel D.P.’nin seçimi kazanması için yaptığı bol keseden vaad dolu propaganda nutuklarından birini daha geçer.
- Şunu yapacağız, bunu edeceğiz... diye başlar ve aynı şeyleri belki yüzüncü kez tekrar eder.
Bunun üzerine dinleyenlerden biri:
- Yeter be birader! diye bağırır. Bunları daha evvel de söyledin.
Çamlıbel kaşlarını çatarak mukabele eder:
- Allah Allah! Bir söylediğimi bir daha söylemeyecek miyim? Şimdi demokrasi var, yahu!
Haklı ya da haksız bir şeklide, arkasına kamuoyunu da alarak, artık
Burhan Felek diyor ki “Faruk Nafiz Çamlıbel son yarım asrın en büyük şairlerinden biri idi. Ve bir emekli edebiyat hocası olarak yerini boşalttı gitti... Ne yaptık bu adama, ne yapabildik? Ve ne yapabilirdik?..
Genç nesiller benim bu üzüntü ve acılarımı sezebilse idi müteselli, hattâ ne kadar bahtiyar olurdum; bahtiyar olurduk. Ölülerimiz ve dirilerimizle!”
O halde beklentilerini bileyenlere yanıt hazır: Herkes er ya da geç layığını bulur!
Bulur mu sahiden?..
***
Şimdi bir de açımızı değiştirerek bakalım şu tartışılmaz renk ve zevklere...
İlkin, bizi aslında pek ilgilendirmeyen -neden ilgilendirmesi ki- siyasi kişiliğine göz atalım: 1946’da İstanbul milletvekili seçilen ve dört yıl bu görevi yürüten Çamlıbel, Türk Edebiyatı dergisi için
Öyle ya, siyasetin başlıca amacı huzur bulmaktır; sıralamaya üşendiklerim değil. Önem sıralamasında halk değil, birey, başka bir deyişle ben önceliklidir milletvekilliğinde...
Çamlıbel, yine
Han Duvarları dışında en çok sevdiği şiirleri de öğrenelim; bu arada: “(...) Beyinler, Şair, Beşikten Mezara Kadar. (...) Eşim hayatta olmadığına göre söylememde bir mahzur yok (vurgu benim, M.B.). Şiirimi özetlemek gerekirse yaşadım, duydum ve yazdım. Ama isim olarak vermek gerekirse şunları sayabilirim: Suda Halkalar, Gurbet, Toros Dağları, Allahaısmarladık.”.
***
Çamlıbel Akademi dergisinde her sayı “İsimsiz Kıt’alar” başlığı altında dörtlükler yayımlar, bir süre... Bu dörtlüklere
Ada’nın has gülü sanmıştım o dağ bülbülünü;
Yolcu bir kuşmuş: Uçup gitti, nasıl geldiyse,
Geçmişte biz de, elâlemle, demek bir sıradan.
Ne bir iz kaldı, ne bir ses, o güzel hâtıradan!
İnsan, o güzel hatıradan geriye Cevdet Kudret’inde altını çizdiği gibi ‘çabuk eskimiş’ de olsalar, okurla barışık şiirler kalsın istiyor. Kalsın ki
Bu durumda uzun söze ne hacet: “Renkler ve zevkler tartışılmaz!” diyenlerle tartışalım, uzlaşma birgün nasıl olsa elimizi sıkar.
(*) İpucu, yıllar önce Akbaba’da yayımlanan yazıda: “... Şayet marifetleri, hünerleri bundan ibaret kalsaydı, kolayca bilirdiniz. Halbuki o, sade mizahî şiir yazmak veya milletvekili olmak gibi birbiriyle telifi güç şartları nefsinde ustaca birleştirmekle kalmamıştır. Kendi boyunca eseri de vardır. Ne eseri mi? Evvelâ çocukları, sonra kitapları. Kitapları ya... Meselâ roman, tiyatro, şiir gibi kitaplar. Evi de var. Emirgân Çınaraltı kahvesinde abone olduğu iskemlesi de... Yahya kemal’e bayılır. Ancak Halit Fahri veya Nurullah Ataç’ı görünce ayılır. Ve kaçacak delik arar. Haysiyet ve itibarının yüksekliği onu D.P. N. Haysiyet divanı üyesi yapmıştır. Kimdir o?
Hangi Ansiklodiyi açarsanız, hangi edebiyat tarihine bakarsanız adını bulursunuz. Size üç kelimeden ibaret isminin harflerini karışık olarak yazalım da, arayıp bulun: Çılkur Nafaimzıl Feab”
TADIMLIK
ONLAR
Dudağında bir ıslık, elinde bir cigara,
Karışırsan bu geçe sen de karanlıkları
Duyarsın bir kafesin ardından öksürükler..
Alaca bir perdeye çizilen gölge bir baş
Seni kumral saçından tutar da yavaş yavaş
Aralanmış kapıdan bir taşlığa sürükler.
Çevrilir dört yanına örselenmiş fidanlar,
İşte onlar, o adı ağza alınmayanlar,
Gözlerinde çürükler, kollarında çürükler.
Sen avutmak dilerken bir acı hatıranı
Duyarsın, fırlatarak çıkınca son liranı,
İçinden hıçkırıklar... Ardından öksürükler..
0 yorum yazilmistir « Önceki - Sonraki »