Bu Ses Gaipten Mi Geliyor Konsolosum? (Enis Behiç Koryürek)

Başınızı 302 Mercedes’in habire titreyen ve daima nem kokan penceresine dayayıp “Ben kimim? Bu riya, bu tevekkül, bu muamma, bu korku, bu sır, bu mutluluk, bu kusur neden? Neden bilmem gerekenleri biliyorum da beş duyum dışındakileri kavramaya gücüm yetmiyor?” diye sorular çoğalttığınız oldu mu, hiç? Yanıtlarını bulamayacağınızı bile bile yarayı kaşıdığınız, tos vurduğunuz her duvardan omuzlar yıkık, yüz beş karış geri döndüğünüz...

Oysa “Yalınayak Sokrates”te deniyordu ki: İnsan evrendeki herşeyi bilir, ancak bildiğini bilmez; doğru yanıtlar için doğru soruları sormak gerekir. Genco Erkal’ın suretinde varlık bulan bu tümce, belki tam olarak böyle değildi, gel gör ki aklımda böyle kalmış. Yani hiçbir şeyin sır olmadığı.

İşin tuhafı, kutsal metinler buna pek taraftar değil. Kavramlar ne kadar kabuklu, ne kadar sis içinde ise o denli makbul. Ya da tüm açıklığına rağmen böyle algılanması kimilerinin çıkarına geliyor. Bundan ötürü de zaman zaman sığınaklar bir anda kabus hücrelerine dönüşüyor.

Bir de şu var: İnsan ne kadar aksi iddia edilirse edilsin, doğa karşısında aciz. Elindeki tek güç, tek silah aklı. Aklınla kavrayamadığı şeyler onun için bir kaos, bir kâbus. Ancak bilinmezi bilmek, gidilmeze gitmek kimyasında var. Ne merak ne de keşif duygusu engel tanıyor. İlle o muğlak’ı çözecek; korksa da...

 Enis Behiç Koryürek’i üzerine eğilerek okuduğumda beynimde çakan şimşekler, biraz önce sergilemeye çalışırken yüzüme gözüme bulaştırdığım işte bu çembere ışık tutmuştu. Ders kitaplarına göre, aruz ölçüsüyle yazdığı şiirleri Türkçü A. H. Müftüoğlu’nun mürşidliğinden (deyiş kendisinin) sonra ulusal edebiyat akımına katılan ve heceye erkek sesi getiren (bkz.: İ. H. Sevük/ Türk Teceddüd Edebiyatı Tarihi)) Beş Hececiler’den biri idi. Bükreş Budapeşte şehbenderliklerinde (konsolos), Edirne Hukuk İşleri Müdürlüğü, Ankara Ticaret Andlaşmaları Dairesi reis muavinliği, İktisad Vekâleti (Ekonomi Bakanlığı) Daire Reisliği, Çalışma Bakanlığı Müsteşarlığı’nda bulunmuştu. Fransızca, Macarca, Bulgarca ve Rumca bilmektedir.

Kitapları biraz daha karıştırınca şunları da öğrenmek mümkün oldu: İnce, zarif, zeki, nüktedan, hoşsohbet, hakka hakikâte aşık biridir. Para ve mevki umurunda değildir. Virtüöz olmasa da güzel keman çalmakta ve söylemektedir.

Buraya kadar öyle fevkalade birşey bulmakta zorlananlar haklı. Ben de aynı kanaatta idim; ta ki “...Enis’in yıllar yılları kovalayınca, iç sızlatıcı olduğu kadar akıllara hayret verici bir ‘son’ ile, gaipten sesler duya duya ölüme kayacağını hiç birimiz düşünebilir mi idik!” (H. F. Ozansoy / Edebiyatçılar Geçiyor) tümcesini okuyana dek.

Düşünebiliyor musunuz, “Güzel Macar kızı, güzel Macar kızı!/ Öptürmez misin o küçük kırmızı/ Dudaklarınızı?..” gibi bir dönem ‘seksüel’ bulunan şiirlere imza atan bir şair, en büyük eseri “Vâridât-ı Süleyman”ı, kendisine “Fânûs” diyen Çedikçi Süleyman Efendi’nin kılavuzluğunda yazdığını, dahası onun dikte ettiğini söylüyor.

Burası önemli: Çedikçi Süleyman Efendi, şairin ifadesine göre, XVII. yy.da yaşamış, Hicri 1112 yılında Trabzon’da ölmüş, bugün mezarı dahi bilinmeyen hikmet ve muhabbet dağıtan bir aziz Mevlevî. Tekrar ölüp çürüyor, tekrar yaşayıp duruyor... İşte Koryürek’in gönlünü bu şahıs dolduruyor. Ve bundan sonra da Bezm-i Âlî (Yüce Meclis) adını verdikleri, haftanın 4 günü yineledikleri ruh çağırma seansları düzenliyorlar. Kimler yok ki Bezm-i Âlî’de: Ankara Radyosu’ndan Fâhire ve Refik Fersan, Neyzen Şevkî Bey vd. Önce fasıl geçiliyor, ardından da Süleyman Efendi masa üzerindeki harfleri teker teker işaretleyerek şiiri yazdırıyor.

Sıradan bir Bezm-i Âlî gecesinde alışılmadık bir şey olur ve Koryürek, ruhun ses tonu ve telaffuzuyla konuşmaya başlar:

Fincana yok ihtiyâcın
Rûhunda yükselmede serâcın.
Söylemek istedin mi söyle
Çırpınma tereddüdünle böyle!  

Bu arada şair 1946’da Zonguldak’tan D.P. milletvekili adayı olur ve kaybeder. Üç yıl resmi görevden uzak kalır. Geçim sıkıntısı içindedir. Yakın arkadaşlarına borçlanmıştır. Buna karşılık Süleyman Çelebi kitabın bastırılması için diretmektedir. Bir gece rüyasında kulağına Sûre-tül-Nasr okunur. Rüya tabirlerine bakarlar ki “ya çok büyük bir mevkie gelecek ve devlet idâresinde önemli bir vazife alacak; veyâ dünyâsını terkecek”tir. Şair “yeni bir sorumluluk alamayacağını, yeni bir dünyâya doğacağını” söyler. Ve aile dostu Emniyet Müdürü Salâhaddin Korkut, Selim Arık ve Abdurrahim Güzelyazıcı’nın gayretleri, eşi Müfide Hanım’ın tashihi ile basılır.

İlgi de görür. Yakın dostu Dr. Fethi Tevetoğlu’na göre “Beyoğlu’nda kadınlar, çocuk arabaları, el arabaları içerisinde” kitabı satarlar. Tasavvuf konusunda uzman Ömer Fevzi Mardin, kitabın üç cilt tutan şerhini “Vâridât-ı Süleyman Şerhi” adı altında yayımlar.

Manevi rabıta yoluyla ortaya konan eser, Hüseyin Tuncer’in de altını çizdiği gibi daha çok neo-spritüalist anlayışın ürünü olarak yorumlanır. Çeşitli tartışmalara yol açar. Kimi Dante’nin “İlahi Komedya”sına eş görür, kimi zerre kadar önemsemez.

Hangisi doğru, acaba? Değerini abartmak mı, yok saymak mı?

Ben, ikisinin de yanlış olduğu düşüncesindeyim. Koryürek, kimileyin bestelenen (Bir Çile İpeğisin, Rûhumda Sönmez o vefasızın hicrânı, Şen Günler Bir Kırlangıç vd.), kimileyin de Gemiciler, Venedikli Korsan ile Kız ve Hodbin gibi şiirleri ile kalacaktır gönül arşivimizde.

Ne yazık ki, “Ben öldükten sonra gelip kitaplarımı isteyen olursa, kim olduğunu, neci olduğunu sormayın. Ne kadar istiyorsa o kadar verin, para almayın” diye vasiyet ettiği kitapları artık yok! Bulana aşk olsun!

Bize kalan tek teselli ise eşinin umuduna sahip çıkmak: “Usûlüne uygun bir dâvet olsa, yine gelecekdir.”

Yorum Yaz